Elvin Aydın | Psikoterapi | Destek & Tedavi | Meme Kanseri | İletişim
MEME KANSERİ

Meme kanseri artık hemen her kadının bildiği, korktuğu ve düzenli olarak kontrollerini yaptırdığı bir hastalık olarak günlük hayatımızda yer etmiş bir olgu haline geldi. Öte yandan bu hastalığa yakalanan bir çok kadın teşhis konduktan sonra kendilerini neredeyse bir olumsuzlukla damgalanmış hissetmekte ve hiç kimselere gerçek duygularını açamamakta. Psikolog Dr. Elvin Aydın meme kanseri konusunda uzmanlaşmış bir kişi olarak, meme kanserine yakalanan kadınların en çok yaşadığı ve zorlandığı konuları bize aktardı.

Bu benim başıma geldi çünkü ben yanlış davrandım!

Hayatta hepimizin en büyük ihtiyacı yaşadığımız olaylara anlam katmak. İnsanoğlu zamanlama olarak birbirine yakın yaşam olaylarını bir sebep sonuç ilişkisi içerisinde değerlendirmeye meyilli. Bu sebeple, meme kanseri olan kişilerde en sık karşılaştığımız durumlardan biri, kişinin geçmişte yaşamış olduğu sıkıntı ve stres yaratan olayları meme kanserinin oluşumuyla ilişkilendirerek bu olaylar karşısında neden daha farklı davranmamış olduğuyla ilgili kendisini suçlamak.

Batı dünyasında her sekiz kadından birinin yakalandığı bilinen bir hastalık olan meme kanseri, maalesef bir anlam ya da belirgin bir sebep olmadan da başımıza gelebiliyor. Psikologlar sürekli olarak meme kanserinin altında yatan olası psikolojik sebeplerini araştıra dursun, henüz bu konuda elde edilmiş kesin bir sonuç bulunmamakta. Özellikle üzücü yaşam olayları ve depresyonun insan bedeni üzerinde duran araştırmacıların bu konuda elle tutulabilecek netlikte bir sonuç alamamasının en büyük sebebi, kanserin oldukça karmaşık bir oluşum olması. Yani büyük ihtimalle tek bir bedensel ya da ruhsal faktör değil, bir çok bileşkenin biraraya gelerek oluşturduğu bir hastalık.

Hiç birimiz, ne kadar güçlü kişiler olursak olalım, kendi başımıza böylesi bir hastalığı bilinç altında da olsa getirebilecek kadar kudretli değiliz. Öte yandan dünyadaki 'pozitif düşün, sağlıklı yaşa!' söylemi kişileri neredeyse yakalandığı hastalıklardan bile sorumlu tutan bir düzeye erişmiş durumda.

Ünlü feminist yazar Susan Sontag'ın "Mecazi Anlamda Hastalık" (Illness as Metaphor) adlı kitabında belirttiği gibi, günümüzde kadınlar meme kanserine yakalandıkları için neredeyse suçlu konuma düşürülüyorlar. Bu durum ise zaten hayatta kalmak için oldukça zorlu bir savaş vermekte olan kadınları daha da büyük bir duygusal yükün altına sokmakta.

Heryerde pozitif düşüncenin gücünden bahsediyorlar. Bu yüzden hastalığım ile ilgili endişe ve korkularım olduğunda hastalığımın kötüye gideceğinden korkuyorum. Kendimi hiç üzmeden nasıl yaşarım?

Hepimiz insan olduğumuz için sevinç, üzüntü, mutluluk, özlem, kızgınlık, kırgınlık, korku gibi hisleri duymaya programlanmışızdır. Dolayısıyla üzücü olaylar yaşadığımızda üzülmek, hayatımız söz konusu olduğunda korkmak, insanlar bizi hayalkırıklığına uğrattığında kızmak verebileceğimiz en doğal tepkilerden bazılarıdır.

Doğal olmayan ise "Pozitif düşünmem lazım!" diye düşünerek bu hisleri yaşamaktan korkmak ve kendi kendimize telkin yaparak daha olumlu düşünceler içine girmeye çalışmaktır. Öte yandan amaç kişinin döngüsel korku ve endişeler içinde boğulması değil, üzüntü, şüphe, korku ve kızgınlık gibi hislerini doğru, güvenli, kendini rahat ettiği bir ortamda ifade edebilmesini ve bu hislerine rağmen sevilen bir kişi olarak kabul görebilmesini sağlamaktır. Bu da herşeyden önce bir terapi ortamında mümkün olabilir. Özellikle dünyada meme kanser tedavisinde kullanılan "İfadeyi Destekleyici" (Supportive Expressive) Terapi kişinin duygularını korkmadan ifade etmesini sağlamaya yönelik bir çalışmadır.

Kişilerin gerçek duygularını ifade etmekten çekinmelerine sebep olan bir başka konu ise sevdikleri kişileri kırmaktan ve küstürmekten korkmalarıdır. Bir çok kişi, meme kanserine yakalandıktan sonra öfke patlamaları yaşamakta ve bu duygularını ifade etmekten korktukları için bir psikolog yardımı istemektedir. Psikologla yaptıkları görüşmede ise bütün hayatlarını başkalarını kırmaktan ve üzmekten korktukları için hiç kimseye hayır demeden geçirdiklerini keşfetmekte ve ölümle yüzleştikleri bu anda ise artık böyle bir toleranslarının kalmadığını farketmektedir. Bu sebeple ben sıklıkla meme kanserine yakalanmanın bazı kişiler için bir milat ya da ikinci bir doğum günü olabileceğini ifade etmekteyim. Çünkü özellikle itaat ve uyumluluğun desteklendiği toplumumuzda kadınlar kendi duygularından korkar ve dolayısıyla bir çok hislerini farketmeden içlerinde bastırır bir hale gelmektedirler. Bu durum bir çok psikosomatik olarak tabir edilen, bedenimizin strese bağlı geliştirdiği bazı rahatsızlıklara önayak olabildiği gibi, yapılan araştırmalar bu durumun kanser kadar ciddi bazı hastalıklarda da tetikleyici ya da tedaviyi güçleştirici etki yapabileceği üzerinde durmaktadır.

Bedenim bana ihanet etti!

Meme kanserine yakalanan bir çok kişi bu güne kadar oldukça sağlıklı, yediklerine, içtiklerine dikkat eden ve düzenli spor yapan kişiler oldukları halde bu hastalığa yakalanmalarını bedenlerinin kendilerine bir ihaneti olarak algılamakta ve bundan sonraki süreçte de bedenlerine güvenmekte zorlanmaktadırlar.

Kanser, bir tür deprem gibi, hayata olan güvenimizi sarsan bir travmadır. Her ne kadar düzenli kontrollere de gitsek, kanser teşhisi kişinin kendisine kondurmak istemediği bir olaydır ve bu durum tıpkı depremden sonra evimize girmekten ve yatağımızda uyumaktan çekindiğimiz gibi, kendi bedenimiz içinde huzurlu olmamızı engeller. Bu da çok normal bir tepkidir. Bu durumun geçebilmesi için kişinin herşeyden önce hayatın biraz daha normale dönebildiğini görebilmesi gerekir. Bunun için de hastanın genellikle meme kanseri tedavisinde kullanılan ameliyat, radyoterapi ve kemoterapi gibi tedavi yöntemlerini iyi ve güvenli bir şekilde atlatabilmesi, doktorundan istediği ölçüde ve net bilgi alabilmesi, doktoru ve onkoloji hemşireleriyle iyi bir iletişime sahip olabilmesi çok büyük önem taşımaktadır. Bu konuda yapılan tüm psikolojik araştırmalar kişinin bu süreçte sağlık profesyonellerinden aldığı moral desteğinin tedavinin akışında belirleyici bir rol oynadığını göstermektedir.

Öte yandan hayatın normalleşebilmesi için bazen kişinin kendi yakınlarıyla da konuşması ve onlardan tam olarak nasıl bir yaklaşım istediğini belirtmesinde yarar olabilir. Yakınlarımız bizi hasta olarak gördükleri için fazlasıyla üzerimize düşüp bize bir çocukmuşuz gibi davranıyor olabilirler. Bu durum hayatı boyunca kendi ayakları üzerinde durmaya alışık olan meme kanserine yakalanmış olan kişiye "Artık hayatım bitti, başkalarının eline düştüm!" hissini verebilir ve kişiyi daha büyük bir karamsarlığa itebilir. Öte yandan yakınlarımız ise böyle bir durumla daha önce karşılaşmamış oldukları için bize başka türlü nasıl davranacaklarını bilemiyor olabilirler. Bu sebeple yapılacak en doğru şey kişinin kendisine yakın gördüğü kişilerle doğrudan iletişime geçerek onların kendisine nasıl davranmalarını istediğini belirtmesi ve onların kendisine hasta muamelesi yapmalarının kendisini nasıl hissettirdiğini açıklamasıdır. Karşılıklı anlayış, sabır ve iyi niyet böyle anlarda çok büyük önem taşımaktadır.

"Hayır" Demeyi Öğrenmek Gerek!

Meme kanserine yakalanan bir çok kadın böyle durumlarda 'kırmamak' adına yakınlarına hiç bir şey söylememeyi tercih etmekte ve buna karşılık kendini herkesten soyutlama yoluna gitmektedir. İnsanlarla doğrudan iletişime geçmek özellikle toplumumuzda karşıdakini kırar, üzer ve hatta kızdırır olarak görülmekte ve tercih edilmemektedir. Ancak meme kanserine yakalanmış bir kadının birincil ihtiyacı, ki bu bilimsel çalışmalarla kanıtlanmış bir husustur, duygusal destek almaktır. Bu destek insanı boğmaya başladığında destek olmaktan çıkıp tersine bir stres faktörü oluşturabilir. Burada esas olan kişinin kendi sınırlarını koyabilmesi, gereken noktada 'hayır' diyebilmeyi öğrenmesidir. Bu düşüncesi bile korku veren durum, kişinin meme kanseri öncesi yaşamında davranış paletinde olmayan bir davranış şekli olduğu için kişiye büsbütün korkutucu gelebilir. Kişinin buradaki korkusu eğer kendilerine 'hayır' derse içten içe sevdiklerinin onu terkedeceğidir. Bütün bu korkular, zaten ölüm korkusunu derinden yaşayan bir kişi için çok ağır gelebilir. Öte yandan kişinin kendi sınırlarını çizebildiğini görmesinin ve insanlarla ilişkilerinin 'fedakarlık' değil, eşitlik ve sevgi ilkesine dayalı sürebildiğini deneyimlemesinin iyileştiren bir tarafı olduğu da gerçektir. Bu sebeple bu dönemde alınacak psikolojik desteğin önemi büyüktür.

Sözün özü şudur ki, eğer meme kanserine yakalanmışsanız lütfen tek başınıza kalmayın. Destek alın, çünkü bu hastalık şeker hastalığı gibi kronik bir hastalık olarak görülür ve yönetilirse çok daha az korkutucu olan ve yaşanan bir süreç haline gelebiliyor.

Hepinize sağlıklı günler dileğiyle!

Dr. Elvin Aydın

Elvin Aydın © 2006. Tüm Hakları Saklıdır. Son güncelleme: 28.1.2012